20 Şubat 2020 Perşembe

SABAHATTİN ALİ VE TÜRKİYE’DE AYDIN OLMAK


SABAHATTİN ALİ VE TÜRKİYE’DE AYDIN OLMAK


Uğur Pişmanlık



Sabahattin Ali, Türkiye edebiyatının en önemli isimlerinden biri olarak değerli bir aydındır. Yüreği soldan atan bir aydın olarak edebiyatta kendini toplumcu gerçekçi bir yazar olarak tanımlamıştır.
1928 yılında okumak için Almanya’ya gittiğinde başta Rus edebiyatının önemli isimleri olmak üzere bazı Batılı yazarların eserlerini okuma ve tanıma fırsatı bulur. Bu aynı zamanda onun toplumcu edebiyata yönelmesinin belki de ilk etkileridir.
Türkiye’de iktidarların gericileşme süreci, DP iktidarında gerçekleşen ’51 TKP Tevkifatından önce 2. Dünya savaşı sırasında CHP döneminde başlamıştır.
1940’lı yıllardan başlayarak 1950’deki DP iktidarının sonuna kadar faşist baskılar artmış, ilerici, solcu, aydın kimliği ile bilinen pek çok şair, yazar, gazeteci, barışsever aydın gözaltına alınmış, işkence görmüş, mahkemelerde yargılanmış, kimi tutuklanarak cezaevine gönderilirken, kimi sürgün edilmiştir.
Sabahattin Ali’nin öğretmenliği ve yazarlığıyla birlikte ilerleyen serüveni de açılan davalar, mahkemeler, tutukluk ve hapishane günleri de başlar.
1930'lu yıllar ilk toplumsal gerçekçi denemelerinin yayımlandığı dönemdir. Nazım Hikmet ile tanışması o yıllara dayanır. Bu dönemdeki bir ihbar, bu sefer onun tutuklanmasına yol açar. Almanca öğretmenliği yaptığı Aydın Erkek Sanat Mektebi'nde bulunan Türkiye Komünist Partisi(TKP)'nin “Kızıl İstanbul” adlı gazetesi, onun öğrenciler üzerinde yıkıcı etkisi olduğu ihbarı ile tutuklanmasına neden olur. Söz konusu parti ile ilişkisi olmadığından dava beraatla sonuçlansa da, 3 ay tutuklu kalır.
Sabahattin Ali 1931 yılında Almanca öğretmeni olarak Konya'ya atanır. Öğretmenliğinin yanı sıra yazdıklarını dergi ve gazetelere gönderir. Yine bir ihbar üzerine bu kez, “Memleketten Haber” isimli şiiri Atatürk'e hakaret içerdiği gerekçesi ile hakkında dava açılır. 'Cumhurbaşkanına ima yoluyla hakaret'ten hüküm giyen yazar için Konya ile başlayan hapis günleri Sinop ile devam eder. 1932 yılı sonunda tutuklanır ve yaklaşık bir yıl sonra 29 Ekim 1933'te cezası bağışlanır.
 
Partisini arayan adam: Fahri Erdinç
Üstelik Sabahattin Ali’nin ölümünden xxx yıl sonra, yine bir Bulgar göçmen ailenin çocuğu olan yazar Fahri Erdinç’te ‘40’lı yılların gerici baskılarından Bulgaristan’a kaçarak siyasi mülteci olmuştur. Fahri Erdinç, Sabahattin Ali’nin izlediği yolla, Tunca Nehri’ni iki arkadaşı, Ziya Yamaç ve Tuğrul Deliorman ile birlikte geçmişlerdir.
Fahri Erdinç, Türkiye’deyken TKP’ye üye olmak istemiş, o günün baskı ve gizlilik koşullarında bunu gerçekleştirememiş. Ancak bu isteği, yıllar sonra Nazım Hikmet’in Sovyetler Birliği’nden Bulgaristan ziyaretiyle gerçekleşebilmiştir.
Fahri Erdinç, Sabahattin Ali arasındaki ilişki usta-çırak ilişkisidir. Erdinç, Sabahattin Ali’nin izinden giderek kendini toplumcu gerçekçi edebiyat yapmıştır.
Bir aydın olarak, Sabahattin Ali’nin doğrudan siyasi örgütlülüğü söz konusu değildir. Belki o da, Fahri Erdinç gibi yurt dışına gittikten sonra bu düşüncesini gerçekleştirecekti. Bunu bilemiyoruz.

“Dışarıda deli dalgalar…”
Sabahattin Ali, edebiyatçı bir aydın olarak, politik mücadelesini öykü ve romanları aracılığıyla yürüttü. Yine, Rıfat Ilgaz ve Aziz Nesin ile birlikte çıkardıkları “Marko Paşa” dergisi/gazetesi ile yürüttükleri mücadele azımsanacak bir şey değildir. Bu dönemde ne “Marko Paşa”nın ne de yönetici ve yazarlarının başına gelmedik iş kalmaz. Sürekli iktidarla çatışma halinde olan bir kara mizah dergisi ve yazarları kapatma ve kovuşturmalar ile boğuşmak zorunda kalmıştır.
Sabahattin Ali’nin ilk öykü ve şiirlerinin yayınlandığı 1928 yılında öldürüldüğü 1948 yılına kadar geçen zaman dilimi 20 yıllık bir süreçtir. Onun yaşamındaki kısa zaman dilimi içinde atamalar, hapishaneler ya da geçim derdi gibi temel nedenlerle sürekli şehir değiştirmek zorunda kaldığını görülür: Yozgat, Balıkesir, Bursa, Ankara, Sinop, İstanbul.
O bütün bu düzensiz hayatın içinde yazmaya ve üretmeye çalıştı. Bu durum belki de onun politik anlamda örgütlü olmasına da fırsat vermedi. Ama çevresi, birçoğu sosyalist olan aydınlarla doluydu. Sabahattin Ali, Nazım Hikmet’i 1930’lu yılların başında tanır. Sonraki yıllarda Aziz Nesin, Rıfat Ilgaz, Azra Erhat, Nurullah Ataç, Bedri Rahmi Eyüboğlu, Orhan Veli, Necatı Cumalı, Fahri Erdinç, Niyazi Berkes, Avni Arbaş ve Abidin Dino gibi sol düşünceden aydınlarla tanışır ve dostluklar kurar, ortak çabalar içinde olur.
Sabahattin Ali, toplumsal gerçekçi bir yazar olarak kendini ifade etmiş, şiir, öykü ve romanlarını bu ilkesel anlayışına göre yazmış, emekten yana, yurtsever, ilerici bir aydın, sosyalist bir kişilikti.
Onun kimi yazılarında dile getirdiği görüşler, kendisin sol değerlere nasıl sahip olduğunu ortaya koymaktadır.

“Söz söyleyen yoktur sözüm üstüne…”
Nazım Hikmet’ten biliriz ki, bu ülkede hapishanelerde, bir anlamda aydınlar için birer üniversitedir. Sabahattin Ali hapse atıldığına şunu söylüyor, "Bir mahpusu dünya ile hiç alakası olmayan bir zindana kapamak, ona en büyük iyiliği yapmaktır. Onu en çok yere vuran şey, hürriyetin elle tutulacak kadar yakınında bulunmak, aynı zamanda ondan ne kadar uzak olduğunu bilmektir."
Yaşamın zorluğu ve acımasızlığı ile halkın içinde bulunduğu durumu şu sözlerle dile getirir: "Çalmadan, çırpmadan, bize ekmeğimizi verenleri aç, bizi giydirenleri donsuz bırakmadan yaşamak istemek bu kadar güç, bu kadar mihnetli; hatta bu kadar tehlikeli mi olmalı idi?"
Bir iktidar ve düzen eleştirisine dair ise, hala güncel olan şunları söyler “Ve yine bu millet pek iyi biliyor ki, asıl tehlike bu memleketin istiklalini de, hürriyetini de, varlığını da tehdit eden bir tek ve hakiki bir tehlike, bugünkü ehliyetsiz iktidarın devamıdır.”
Sabahattin Ali’nin sosyalist dünya görüşüyle nasıl bir ülke özlemini şöyle dile getirir: “Biz istiyoruz ki, bu memlekette yapılan her iş, üç beş kişinin çıkarına değil, bu toprakları dolduran milyonların yararına olsun. Biz istiyoruz ki, bu topraklar ve onun üzerinde yaşayan insanlar, hiçbir yabancı devletin oyuncağı olmasın. Dünya işlerinde politikamız, şunun bunun kölesi gibi peşinden gidilerek değil, bu milletin selametini en iyi sağlatacak yolları müstakil olarak seçmek şeklinde kendini göstersin.

İnsan olmak, solcu olmaktır…
Sabahattin Ali, “Bir insanın vicdanı varsa eğer, solcu olmaktan başka seçeneği yoktur… Çünkü vicdan, insanın içindeki tanrıdır” der.
Bu topraklarda emekten yana, ilerici, yurtsever bir aydın olmak zordur. Türkiye aydını çok ağır bedeller ödedi. Sabahattin Ali, sol değerlere sahip bir aydın olarak bunlardan biriydi.
Felsefeci Afşar Timuçin’in dediği gibi, “Aydın, sadece bilgili insan değildir. Bilginin tek başına dönüştürücü gücü yoktur. Aydın bilgili ve etkin insandır.”
Sabahattin Ali, başını öne eğmemiş bir insan olarak, bu ülkenin sol aydın damarı içerisinde edebiyatımızın değerli bir ismidir.
Yaşadıkları ve yazdıklarıyla, dün olduğu gibi bugün ve gelecekte de genç nesillerin yüreğini aydınlatmayı sürdürecektir.
Sabahattin Ali, “İnsan, dünyaya sadece, yemek, içmek ve sadece koynuna birini alıp yatmak için gelmiş olmazdı. Daha büyük ve insanca bir sebep lazımdı.” diyor. Onun bu insanca sebebi vardı: insanlığın kurtuluş düşü…

ARATOS NERELİ?




Uğur Pişmanlık

Prof. Dr. Uluğ Nutku’nun
değerli ve aydınlık anısına…




Mersin’de Mezitli Belediyesi Aratos Spor ve Eğlence Tesisleri kurmuş.
İnternette mersinsiyaset.net sitesinin sayfasında bir haber okudum. Haber başlığı şöyle: “Aratos’un Mezarı Kurtarılmayı Bekliyor”. Haberin alt başlığında ise şunlar yazıyor: Mersin’in merkez Mezitli ilçesinde bulunan Soli Pompeiopolis antik liman kentinde kazı çalışmalarını yürüten 9 Eylül Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Müzecilik Bölüm Başkanı Prof. Dr. Remzi Yağcı, ‘Sit alanları üzerinde yapılan aykırı çalışmalar antik kenti birer birer yok ederken Aratos’un mezarı da yok olmayla karşı karşıya’ dedi. (Haberin fotoğrafında ise Pompeiopolis kentinin yanına Tarsus’ta yayımlanan Aratos dergisini ve bürosu önündeki Aratos büstünü kullanmış)
Bir de artukluhaber.net sitesinde şöyle bir yazı var: Keşfedilmemiş Zenginliğimiz: “Solili Aratos” başlığıyla yayımlanan bir yazıda şöyle yazmaktadır, “Aratos’un Mezarı Soli harabelerinin içindedir ve bugüne kadar ortaya çıkarılamamıştır. XIX. Yüzyıl gravürlerinde yıkılmak üzere olduğu görülen silindir biçimli anıtsal mezar, bugün üzeri otlarla kaplı bir tepecik görünümündedir…
Aratos’u biraz anlatmaya çalışayım: İ.Ö. 315-240 yıllarında Tarsus’ta yaşamış şair, filozof ve gökbilimcidir. Meteoroloji, matematik ve botanik konularında da çalışmıştır.
Soli’de doğup, Tarsus’ta yaşayan Aratos ‘Solili Aratos’ olarak anılıyor”.
Soli kazısını yürüten Prof. Dr. Remzi Yağcı, yayımladığı bir yazıda, “Ondan (Aratos’tan) Soli’de kalan tek andaç, XIX. yüzyıl gravürlerinde yıkılmak üzere olduğu görülen silindir biçimli anıtsal mezarıdır” diyor.
Semihi Vural’ın “Soloi/Pompeipolis” adlı kitabında, “…Aratos, büyük olasılıkla Soli’de doğmuş olmalıdır” der. Aynı bölümde, kaynak göstererek şunu yazmaktadır, “John Lamb, onun (Aratos’un) Tarsuslu olduğu ve Tarsensis diye bilindiği hakkında bilgiler de olduğunu belirtir”.
Vural’ın yazısında “Aratos, büyük olasılıkla Soli’de doğmuş” ifadesi ile “John Lamb Aratos’un  Tarsuslu olduğu”nu belirten alıntıyı yapmış olunması, Aratos’un Solili olduğuna dair emin olunmamış ve kendisiyle çelişen bir durumdur. Yani Aratos’un Solili olduğunu iddia edenler bile bundan emin değildir.
Yukarıdaki her dört alıntıda Mersin’den. 
Tarsus’da yaşadığı da kesin. İlk eğitimini Tarsus’da almıştır…

İlk eğitimini Tarsus’da aldıktan sonra yaklaşık 20 yaşlarında Atina’ya gittiğini biliyoruz. Orada stoa felsefesinin öğretildiği okula devam etmiştir. Okulun ve felsefenin kurucusu meşhur Zenon’dur.
Makedonya kralı Antigonos II. Gonatas davet alır ve Makedonya’ya yerleşir. Yine aynı kralın ricası ile “Gök Olayları” (Phainomena) adlı eserini İ.Ö. 270 yıllarında misafir olduğu sarayda yazar. Daha sonra Seleucus kralı Antiachus’un daveti üzerine Antakya’ya geliyor ve bu kez de onun sarayına yerleşiyor…
Bir süre İskenderiye’de kaldığı da bilinmektedir. Tekrar Makedonya’ya dönüyor ve Pella kentinde İ.Ö. 245 yılında ölüyor…
Aratos’dan sonra gelen gökbilimciler sürekli olarak “Gök Olayları”nı referans olarak vermişlerdir…

Şimdi sormak gerekiyor: Aratos nereli, Soli’deki mezar gerçekten Aratos’a mı ait?
Kaynaklar, en azından internette bile tarama yapıldığında kimi yerde Aratos’un Tarsus’lu, kimi yerde Solili olduğunu yazar. Bazı kaynaklarda ise Tarsuslu olduğunu sonradan Soli’ye göç ettiğini belirtirken bazılarında ise Solili olduğunu Tarsus’ta da yaşadığını ve eğitim aldığını aktarır.
Bundan 2500 yıl öncesinden söz ediyoruz. Yani Tarsus’un Roma İmparatorluğu’nun Kilikya Eyalet Başkenti olduğu zamanlardan. Yani Misisten, Alanya yakınlarındaki Gazipaşa’ya kadar olan geniş bölgeden söz ediyoruz. Pek çok kent gibi Soli’nin de Tarsus’a bağlı olduğu bir dönemden. Bugün Tarsus’un Mersin’e bağlı olduğu gibi.
Soli’nin tarihi Tarsus’un tarihine göre çok yenidir. Soli sonradan kurulumuş bir kenttir ve insanları toplamadır. Yerli halkı olmayan bir kenttir. Dahası, Soli’ye ilk gidenler arasında çok Tarsuslu vardır. Örneğin Aratos ve Khrisippos’un babası Tarsus’tan göç etmiştir.
***
Tarsus’ta Makam Cami altında ortaya çıkan mezar Danyal’a aitse, Soli’de de sözü edilen mezar da o kadar Aratos’a aittir.
Kısacası, Tarsus’ta Makam Cami altında ortaya çıkan mezar Danyal’a ait değildir. Bunun bir gerçekliği yoktur. Bilimsel olarak kanıtlanmamıştır.
Tarihsel metinlerde, şairlerin, ozanların, tarihçilerin, filozofların ya da başka ünlü ve önemli kişilerin bilgisi günümüze ulaşmışsa, şöyle yazmaktadır, “yurdundan uzakta öldü ya da ilerleyen yaşında yurduna döndü ve son yıllarını ülkesinde yaşadı ve öldü” şeklinde pek çok biyografi okuduğumuzda benzer ifadeleri buluruz.
Tarihsel kaynaklar, Aratos’un “Şair Kallimakhos’la yakın dostluk kuran Aratos, Makedonya hükümdarı Antigonas Gonatas’ın ve Suriye kralı Antiokhos Soter’in yanında da bulunmuştur” der. Ama onun yurduna döndüğüne dair bir bilgi vermez. Elimizdeki bilgiler, Aratos’un yurdu olan Kilikya’da, Tarsus ya da Soli’ye dönmediği ve buralarda ölmediği yönündedir.
Aratos’un ülkesine, doğduğu ya da yaşadığı kentine döndüğüne dair hiçbir bilgi kaynaklarda yer almaktadır.
Oradaki bir mezar kalıntısından ve XIX. yüzyılda çizilmiş bir gravür resimden yola çıkarak, söz konusu yapının Aratos’un mezarı olduğunu öne sürmek, bir kez daha ifade etmek gerekirse, ne yazık ki hiç gerçekçi ve inandırıcı görünmüyor.
Aynı şekilde Soli’deki anıt mezarın da Aratos’a ait olduğunu ortaya koyan tek bir veri ve bilimsel kanıt yoktur. Hiçbir antik metinde Aratos’un Tarsus ya da Soli’ye, Kilikya’ya döndüğünü belirten bir bilgi yer almamaktadır.
Yukarıda Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi Uzay Bilimleri ve Astronomi Bölümü Başkanı Prof. İbrahim Etem Derman’ın yazdığı, “Bir süre İskenderiye’de kaldığı da bilinmektedir. Tekrar Makedonya’ya dönüyor ve Pella kentinde İ.Ö. 245 yılında öldü”ğünü belirten ifadesi niçin dikkate alınmıyor.
Öte yandan, Soli kazısını yapan Prof. Dr. Remzi Yağcı hocanın bana da yolladığı yazısında Aratos’un ölümünden şöyle söz eder, “Antigonos Gonatas, Aratos’u İ.Ö. 277’de Makedonya’daki sarayına davet etmiştir. Daha sonra Suriye’ye gitmiş ve sonunda yine Makedonya’ya dönmüş ve orada Antigonos’dan önce ölmüştür”.
Yani Remzi hoca da biliyor Aratos’un mezarının, kazısını sürdürdüğü Soli’de olmadığını.
Bu bilgiye göre, Aratos, Makedonya’nın Pella kentinde ölmüştür. O zaman Aratos’un mezarı Soli’de nasıl mezarı oluyor acaba? Neden ısrarla, Aratos’un mezarının Soli’de olduğu vurgulanıyor?
Bu yüzden Soli’de Aratos’un mezarı olduğunu öne sürmek olsa olsa sadece, Aratos üzerinden Soli kazısının ve dolayısıyla Mersin’in popülaritesini arttırmaya yönelik bir girişimdir.
Örneğin Olba Karaliçesi olarak bilinen Prenses Aba gibi tarihsel figür olarak mezarı bilinmese de varlığı nasıl sorgulanmıyor. Ama Aratos’un mezarının Soli’de olduğunu söylemek için ciddi tarihsel verilere ihtiyaç var.
Özellikle Mersin’in “burjuva elitinin” bu kıskanç tutumu, her şeyi kendilerine mal etme hırsı Aratos adı üzerinde de kendini gösteriyor.

Tarsus’a bağlı Namrun Yaylası adı değiştirilerek Çamlıyayla yapıldı ve belediyelik olup Mersin’e bağlandı.
Mersin’in batısında Silifke ve doğusunda Tarsus’un tarihi yapıları, ören yerleri olmasın, Mersinliler misafirlerini gezdirecek yer bulamazlar.
Aratos’a yeniden dönecek olursak. Bırakalım, Antik çağda Aratos Soli’li miymiş, Tarsuslu muymuş bir yana, gelelim bugüne.

Aratos’un varlığı Tarsus’ta da, Mersin’in sınırlı sayıdaki entelektüel çevresince biliniyordu. Özellikle Amasyalı gezgin ve coğrafyacı Strabon’un “Anadolu” cildini okuyanlarca Aratos bilinirdi. Bilinirde ama 2000’li yıllara kadar kimse Aratos’un adına bir şey yapmamış, yapmak aklına gelmemiş. Mersin’de Prenses Aba adına geziler düzenleniyor, ödül plaketi heykelcikleri yapılıyor, kitapçık basılıyor. Bunu son derece anlamlı buluyorum. Ama Aratos adına hiçbir şey yok. Sadece dile dolanmış bir isim olarak kalıyor. Bir mezara tutunarak, ona sahip çıkılmaya çalışılıyor.


·         2002 yılında “Antik Çağ’da Tarsuslu Filozoflar” adlı kitapta başta Aratos olmak üzere 39 Tarsuslu filozofa yer veriliyor.
·         Aratos adına ilk girişim Tarsus’tan geliyor ve 2004 yılında Aratos adıyla bir dergi yayına başlıyor. Aratos tarih, felsefe ve kültür sanat alanında yayın yapan bir dergi olarak çıkıyor.
·         Aratos dergisi 14 yılda 79 sayıdır yayımlanıyor ve çıkmaya devam ediyor.
·         Aratos dergisi, bu zaman dilim içerisinde Tarsus tarihini ve kültürünü yansıtan Aratos Kitaplığı Kültür Dizi adıyla ayrı basım 33 kitap yayımlıyor.
·         Dergi bünyesinde Aratos Kütüphanesi oluşturuluyor ve kısa sürede 5 bin kitaba ulaşıyor.
·         Çukurova Üniversitesi heykel bölümü Aratos dergisinin talebi üzerine 40x65 cm ebatında filozof Aratos’un büstünü yapıyor. (diğer Tarsuslu filozoflarla birlikte büstlerin sayısı 6’yı buluyor)
·         Aratos Sineması adıyla 2007 yılında başlattığı etkinliği 10 yıldır sürdürüyor.
·         2010 yılında çekilen ve halen İz tv’de yayımlanan, “Antik Çağ’da Tarsus ve Felsefe” belgesel filmi ile Aratos ve diğer Tarsuslu filozofla tanıtılıyor.
·         Dergi, 2004-2006 yılları arasında “Aratos Buluşmaları” adıyla söyleşiler düzenliyor.
·         Çukurovalı yazarların yer aldığı Aratos Edebiyat Günleri yapıyor.
·         Dergi, geliştirdiği bir proje ile Çukurova Üniversitesi heykel bölümünün ve yurt içinden ve dışından 20 ressamın katkılarıyla Aratos’la birlikte 20 filozofun tablosu ve Aratos, Khrisippos, Areios, Athenedoros, Zenon ve Hermonia olmak üzere 6 filozofun büstlerinden oluşan “Tarsuslu Filozoflar Resim ve Heykel Sergisi açıyor.
·         2007 yılında ilk kez St. Paul Kilisesi’nde Aratos Felsefe Günleri gerçekleştiriyor. Bu etkinlik bugün de devam ediyor.
·         Yılda 2 gün felsefe yapmayı yeterli bulmayan, bu felsefe etkinliğini sürekli ve kalıcı hale getirmek isteyen dergi, 2011 yılında Aratos Felsefe Okulu’nu kuruyor. Okul 6 yıldır yüze yakın hocanın katılımı ve yüzlerce öğrencisi ile derslere devam ediyor.
·         Aratos dergisi ve Aratos Felsefe Okulu Tarsus’la sınırlı kalmıyor: ilkin Silifke’de Senarkhos Felsefe Okulu’nun kuruluşuna öncülük ediyor, ardından da Antakya Felsefe Akademisi’ni oluşturuyor. Adana Tabipler Odası’nın talebi üzerine ise Anavarzalı Eczacı-hekim Dioskorides’in adına Dioskorides Tıp ve Felsefe Okulu’nun kuruluşuna öncülük ediyor ve buralarda felsefe dersleri verilmesini sağlıyor. Prof. Dr. Uluğ Nutku’nun “Tarsuslu filozofların etkileri, kendi zamanlarında da genişti. Mersin’e, Adana’ya Antakya’ya uzanmıştı… Tarsusluların Batıya etkileri daha belirgindir” diyor. Arkeolog Hüseyin Adıbelli’nin dediği gibi, “Aratos, evrensellik ölçüleri içinde Tarsus’tan yola çıkan dergi”. Uluğ hocanın yaptığı saptamayı bugün de doğrular biçimde etkin bir kültürel ve felsefi çaba içindedir. Aratos Felsefe Okulu 2017 yılı Ocak ayı itibariyle Mersin’de de felsefe okulu derslerine başladı. Dikkat çeken bu çaba nedeniyle Aratos Felsefe Okulu 2016’dan bu yana Türkiye Felsefe Kurumu ile birlikte yapılıyor.
·         Dergi, “Aratos’un İzinde Tarih-Kültür Gezisi” adıyla Tarsus ve çevresinde geziler düzenliyor.
·         Aratos dergisi 12. Yılında kurumsallaşarak Aratos Kültür Sanatevi’ne dönüşüyor.
·         2016 yılından bu yana Aratos Kısa ve Belgesel Film Günleri düzenliyor.
·         2017 yılında Aratos Tiyatro Akademisi’ni kuruyor ve derslere başlıyor.
·         Aratos dergisi, yaklaşık on yıldır Çukurova, İzmir ve İstanbul Kitap Fuarlarına katılıyor, stant açıp, Aratos’u ve Tarsus’u tanıtıyor.
·         Aratos dergisi, kurulduğu tarihten bu yana, Uluslararası Tarsus Maratonu, Orhan Kemal Edebiyat Festivali, Tarsus Gençlik Günleri Kültür Sanat Festivali, TAC Uluslararası Halkoyunları Festivali, Mersin Felsefe Günleri, Uluslararası Çukurova Sanat Günleri, Mersin Arkeoloji Günleri, Akdeniz Kentleri Sanat Buluşması, Lokman Hekim Tıp Tarihi ve Folklorik Tıp Günleri, Datça Edebiyat Günleri, Kuşadası Kitap Şenliği gibi pek çok etkinlik ve tanıtım stantı açmış ya da doğrudan organizasyonunda bir bileşen olarak yer almıştır.
·         Aratos dergisi, bünyesinde tüm oluşumlarla, kent insanını, resim, heykel, tarih, edebiyat, müzik, şiir, öykü, roman, sinema, arkeoloji, astronomi, tıp ve ekolojiye kadar pek çok bilim, kültür ve sanat dalıyla buluşturuyor.

Tarsus, Aratos’a vefa gösteriyor, ona olan tarihsel borcunu ödüyor
Şimdi sormak gerekiyor: Aratos Tarsuslu mu? Mersin Solili mi?
Türkiye’nin 2. Kuşak felsefecilerinden olan Prof. Dr. Uluğ Nutku, “Çağlar birbirini izledikçe, eskide kalan ama eskimeyen bir filozofa hangi dil, hangi kültür ya da kent sahip çıkarsa, onun olur” diyor.
Bugün Aratos nerede yaşıyor ve üretiyorsa oralıdır, demek yanlış olmaz.
Şimdi bütün bunlara bakarak yeniden sormak gerekiyor, “Aratos nerelidir?”.
Aratos 2500 yıl sonra Tarsus’ta doğumunu yeniden gerçekleştirdi. Emekledi, ayağa kalktı, büyüdü, çalıştı, üretti, paylaştı. Aratos şimdi ürettikleri ile aydınlatmaya devam ediyor.
Tarsus, Aratos’a vefa gösteriyor, ona olan tarihsel borcunu ödüyor.
Tarsus, Aratos’tan devraldığı mirasın üzerine yeni şeyler ekleyerek çoğaltıyor.
Bugünün Aratos’u, yeni, ilerici ve aydınlanmacı çabaları ile sadece Tarsus’ta değil bütün bir Çukurova’da felsefenin tarihini yeniden yazıyor.


 * Aratos dergisi, yıl 1, sayı 1, Kasım-Aralık 2004, Tarsus


  • https://tr.wikipedia.org/wiki/Aratos


UZAYDAKİ TARSUS ve ARATOS



Uğur Pişmanlık



Dünyada ya da Türkiye’de kaç tane kentin ya da tarihsel kişiliğin ismi uzayda yaşıyor acaba? Bunu bilmek ancak uzay bilimleri alanında çalışma yapan kuruluşlardan alınacak veriler ile mümkün olabilir. Ama şunu hemen söyleyelim ki, uzayda bir Tarsus bir de Tarsuslu filozof var. Hiç kuşkusuz, “Bu isimler nasıl verilmiş?” diye sorulacaktır. En azından şimdilik bu isimlerin neden ve nasıl verildiklerine dair kesin bilgilerden yoksunuz. Ancak genel olarak, özellikle Amerikan Uzay Araştırmaları Merkezi NASSA’nın ve Uluslararası Astronomi Birliği’nin bulduğu gezegen, yıldız, yüzeylerdeki tepe ve kraterlere isim verdikleri söylenebilir. Başta Ay ve Mars olmak üzere çeşitli gezegen ve yıldızlara ya da bunların yüzeyindeki şekilleri tanımlarken bir adlandırmaya gittiği gidilmektedir. İşte bu adlandırmalar bazen bir yıldızı ya da gezegeni ilk bulan kişinin adı, bazen tarihsel bir karakterin adı, bazen bu benzediği bir şeyin adı, bazen de bir kentin adı verilebilmektedir.
Bu adlandırmalar yapılırken uzay boşluğunda yeni keşfedilen bir gezegen, yıldız ve başka hareket halindeki bir cisme verildiği gibi bir gezegenin yüzeyindeki vadi, plato, krater gibi şekillere de isim verilmektedir.
Bu anlamda artık sonsuz galaksilerden oluşan uzay sistemi içerisinde yer alan ve günümüz dünyasında bilinen ve bilim dünyasının ilgisini çeken ilk ayak bastığı Ay ile hala çözmeye çalıştıkları Mars gezegeninin Tarsus’la yakından ilişkileri bulunmaktadır.

Mars’taki Tarsus…
Tarsus eski çağlardan bu yana Anadolu coğrafyasının en eski kentlerinden biridir. Adı değişmeden günümüze kadar gelebilmiş olan Tarsus, Luvilerden, Hititlere, Asurlulardan Helenlere ve Romalılara kadar uygarlıkların hüküm sürdüğü ve çeşitli kültürlerin kesiştiği bir kent. Hititler ve Roma İmparatorluğu döneminde Kilikya’nın başkenti olan Tarsus, kendi sikkelerin basma (darp etme) yetkisine sahipti. Birçok imparator ve komutanın geldiği kent olan Tarsus, Antik Çağ’da felsefe okulları ve burada yetiştirdiği stoacı filozoflarla da ünlüydü. Pagan bir yer altı tapınak dini olan Mithraizm Tarsus’ta ortaya çıkmış ve Anadolu’dan İtalya ve Yunanistan’a kadar geniş bir coğrafyayı etkilemiştir.
Mezopotamya’yı iç Anadolu’ya bağlayan geçiş yolları üzerinde bulunması ve sahip olduğu liman nedeniyle Tarsus hareketli bir ticaret kentiydi. Hıristiyanlığın hem kuramcısı ve kurucusu sayılan Aziz Pavlus (St. Paul) Tarsus doğumludur. İlk eğitimini de Tarsus’ta stoacı okullardan almıştır. Tarsus Hıristiyanlık dünyası için önemli kentler arasındadır.
Bugün Mars’ta bir Tarsus Krateri vardır. Dünyanın bilinen en eski kentleri arasında yer alan ve gerek tarihsel özellikleri gerekse önemi nedeniyle Tarsus’un adı Mars gezegeninde bir kratere verilmiştir.

Tarsuslu Filozof Aratos Ay’da…
Bilim dünyasında ve özellikle de evrenle, yıldızlar ve gezegenlerle ilgilenenler, bu alanda çalışma yapan bilim tarihçilerine uzay, Astronomi denildiğinde ilk akla gelen isimlerden biri Aratos’tur.
Antik Çağ’ın gezginlerinden Strabon’a göre Tarsus bir bilim ve felsefe kentidir.
Tarsus’ta bulunan felsefe okulları o dönemin üniversiteleri veya akademileri olarak kabul edilir. Bilim ve felsefe bu okullarda boy atmış, gelişip yayılmıştır.
Antik Çağ felsefesi içerisinde Tarsuslu filozofların sayısı hiç de az değildir ve önemli bir bölümü stoacı görüştedir…
Zeus’un bütün dünyaya egemen, düzenleyici ve yaratıcı bir ilke olarak gösterildiği bu girişten sonra hemen gökyüzüyle ilgili konular gelir…
Aratos’un altılı ölçüyle yazılmış olan didaktik şiiri Phainomia, kısa sürede tutulur ve üzerine birçok yorum yapılır. “Phainomia, biçim olarak İskenderiye okuluna bağlıdır, ama Aratos’un Stoacı yanı da şiire güçlü bir ciddiyet katar. Şiir Romalılar arasında büyük ilgi görmüştür. Cicero, Caesar Germanicus ve Avienus’un çevirilerinden bazı parçaları günümüze ulaşmıştır…
“Aratos, (İ.Ö. 315-240) Tarsuslu şair ve bilgin. Matematik ve astronomi öğrenimi yapmak için Atina’ya gitti, bu arada Stoacı filozof Zenon’dan felsefe okudu. Şair Kallimakhos’la yakın dostluk kuran Aratos, Makedonya hükümdarı Antigonas Gonatas’ın ve Suriye kralı Antiokhos Soter’in yanında da bulunmuştur. Şairin ilk iki yapıtı olan uzun destanlar günümüze ulaşmamıştır. Buna karşılık, Antigonos’un isteği üzerine kaleme aldığı Phainomena (Gök Olayları) adlı öğretici uzun şiiri eksiksiz olarak elde bulunmaktadır. Şair, bu yapıtı, Stoa felsefesinin ilkelerini göz önünde tutarak yazmıştır. Özgün açıklamalarının yanı sıra parlak üslubuyla da ilgi çeken bu yapıtı, çeşitli dillere çevrilmiş ve uzun süre etkisini yitirmemiştir”.
Uzaydaki Tarsuslu ise işte Gökbilimci filozof Aratos’tur. Ayın yüzeyindeki bir kratere onun adı verilmiştir. Ay’daki Aratos Krateri, 26 Temmuz 1971 yılında fırlatılan ve Falcon adlı Ay modülü ile yüzeye iniş yapan Apollo 15 uzay aracının indiği yerin yaklaşık 80-100 km. Güneydoğusunda yer almaktadır. Ölçeklendirmeye göre Aratos Krateri’nin çapı 10 km. civarındadır.
***
Evrenin o karanlık ve sonsuz boşluğuna baktığımızda Ay’da Tarsus’u, Mars’ta ise Aratos’u göremeyiz belki ama yeryüzüne inildiğinde onun adına 2004’ten beri Aratos dergisi yayınlanmaktadır. Aratos dergisi 2011’i Tarsus’ta “Aratos Yılı” olarak ilan etmişti.
Gecemizi aydınlatan ayın yüzeyindeki Aratos Krateri’nden dünyamıza yansıyan bir ışık vardır kuşkusuz. Belki arada bir Mars’taki Tarsus Krateri’de göz kırpıyordur bize kim bilir?
Ama bugün 21. Yüzyılda, Aratos’un yaşadığı zamandan 2 bin 400 yıl sonra adın yayınlanan dergi ve düzenlenen etkinliklerle aydınlanmanın ışığını yaymaya devam ediyor.

* Aratos Felsefe Dergisi, Mayıs-Haziran 2019, sayı 93